Flanör bir Sartre

Yirminci yüzyılda, ismi anılmadan geçilmeyecek; felsefe dendiğinde kendisinden söz etmemenin eksiklik sayılacağı biri Jean-Paul Sartre. Filozofun biyografisini yazan isimlerden biri olan Denis Bertholet’ye göre “Sartre’ın adını anmadan yirminci yüzyıldan bahsedilemez.” Gerçekten de öyle.

Düşünür, eylem insanı ve politik bir özne olan Sartre, yazarak yaşayan, yaşarken yazan ve gerek kendi kuşağına gerek sonraki düşünürlere yollar açan, “dünya bilgisi” dediği felsefeye en önemli kavramlardan bazılarını kazandırmıştı. Bertholet’nin deyişiyle “bir kültür biriktiricisi”ydi o; 1930’ların karanlık tünellerinde “dünyayı yeniden inşa etmek” için harekete geçenlerden biri olmuş, “Özgürlük nerede başlar, kişinin ve topluluğun payları bilinçlerde nasıl kesişir?” diye sormuştu. Körlüğe, şiddete ve yıkıma karşı çıkarken ‘Duvar’ı, ‘Varlık’ ve ‘Hiçlik’i, ‘Bulantı’yı kaleme alıp özgürlüğe, ahlaka ve “var oluşun özden önce geldiğine” vurgu yapmıştı.

“İnsanın özgürlüğe mahkûm edildiğini” söyleyen Sartre; tehditlerin, savaşın ve sınırsızlığın yol açtığı kötülüğü ve örselenen ahlakı gündeme getirmişti. Iris Murdoch’un “romantik sosyalist” nitelemesi daha da anlam kazanmıştı böylece. Marksizm’in, Varoluşçuluk’un ve Fenomenoloji’nin kesişiminde yer alan Sartre, Murdoch’a göre düşüşü, var oluşu ve umudu anlatarak hem yirminci yüzyılı resmediyor hem de siyaset ve felsefe tarihinden ders çıkarılması gerektiğini belirtiyordu. Dolayısıyla felsefe tarihinde ve çağında bir gezgin hâline gelen Sartre, hem düşünürlerin hem de sıradan insanın dünyaya, politikaya ve yaşama bakışını gözlemleyip yorumluyordu. “İnsan hayatı umutsuzluğun öte yanından başlar” cümlesi de işte bu gözlemlerden süzülüp gelmişti. Başka bir deyişle Sartre, yazar ve yaşamın hemen her yönüne temas eden düşünür kimliğiyle yirminci yüzyıla yön verenlerden biriydi. Buradan baktığımızda, Sartre biyografilerinin birbirinin eksiğini tamamladığını ve filozofa dair yeni yorumlara kapı araladığını söyleyebiliriz.

Sartre’ın şahsi arşivinde çalışma imkânı bulan ve düşünüre dair incelemeler yayımlayan François Noudelmann’ın kaleme aldığı ve Şehsuvar Aktaş’ın Türkçeye çevirdiği ‘Bambaşka Bir Sartre’ ise adeta alternatif bir biyografi: Çalışma “politik”, turist, varoluşçu ve var olan, başkalarını tanımaya uğraşan, depresif ve müziğe ilgi duyan Sartre’ı çıkarıyor karşımıza.

‘YAŞASIN DEGAJE EDEBİYAT’

Sartre, sevildiği kadar eleştirilen de bir yazardı. Filozoftu. Düşünürdü. Eylem insanıydı. Noudelmann’ın deyişiyle “dünyanın bütün lanetlenmişlerinin davasına adanmışlığını övenler tarafından göklere çıkarılmış, totalitarizm ve terörizmle el altından uzlaşmakla suçlayanlar ise ondan nefret etmişti.”

“Seçmek ve kendisini seçimleriyle tanımlamak zorunda olan” Sartre, Noudelmann’a göre “çifte hayat” yaşayan, resmî anlatıların uzağına düşen ve kendisine dair hikâyelerden sıyrılan biri hâline geliyor: “Sıradan bir turist gibi seyahat etmekten, şarkı söylemekten, soytarılık etmekten aldığı zevk, düş kurmaya, düşselliğe olan eğilimi, politikadan tiksinmesi, depresyonun getirdiği bitkinlik ve toplumsal sorunlardan kaçma arzusu angaje yazar efsanesine aykırı düşer. Sartre’ın bu anlamda Marx’tan çok Stendhal’e daha yakın durduğu ortaya çıkar.”

Noudelmann, Sartre’ı pedagojik ve pek çok kişinin yaptığı gibi tarihsel-politik manadan biraz daha uzaklaştırarak anlatıyor; yan yollara sapıyor ve bilinenlerin tekrarı yerine, mümkün olduğunca yeni şeyler söylemeye uğraşıyor. Örneğin, Sartre’ın angaje yazar ve entelektüel olmak için kendisini zorladığını düşünüyor. Zamanın en üst düzey politikacılarıyla ve önderleriyle (Castro, Guevara, Mao, Kruşçev, Tito vd.) samimi görüşmelerine rağmen, Sartre’ın bir cümlesini hatırlatarak söylüyor bunu: “Yaşasın degaje edebiyat.”

Üstüne yapışan politik kimliğin Sartre’da çelişkiler yarattığını anımsatan Noudelmann, bu duruma dair birkaç örnek sıralıyor: “Simone de Beauvoir ile birlikte İtalya seyahatlerinde büyük otellerde kalmayı severler, Eylül ayında Palermo’ya gittiklerinde, bir palasta kalırken işçi sınıfı üzerine yazmaktan utanır. (…) Ekonomik analizler yapmak konusunda kendini yetersiz görür ve başkalarının daha önce söylediklerini yinelemek zorunda kalmaktan çekinir. (…) Daha da vahimi, Sartre kendini yavan bir üslupta yazmaya zorlar ve üslubunu ‘kötü ve anlaşılmaz’ olarak değerlendirir.”

Bambaşka Bir Sartre, François Noudelmann, Çevirmen: Şehsuvar Aktaş, 148 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2023.

BİR GEZİ YAZARI

Sartre’ın SSCB’ye yaptığı seyahatlerden sonra kaleme aldığı metinleri tarihsel ve Marksist çözümlemeler diye niteleyenlere karşı Noudelmann, filozofun daha çok “bir turist bakışıyla” ve “estet sinema seyircisi gibi” yazdığını belirtip bir not düşüyor: “Sartre, yirminci yüzyılın başında 1917 devrimine inanmış ve ardından komünist ülkelerin baskıcı gerçekliğinin verdiği acıyı yaşayan o yazarların, sanatçıların ve felsefecilerin geçtiği yoldan gecikerek geçer. İyiden iyiye kendini yanılsamalara kaptırmış bir durumda, Gorki’nin tiyatro oyunlarını övdüğü kadar Stalin’in fabrikalarını da över, Çar döneminin dehşeti ve komünizmin getirdiği mutluluğa ilişkin propagandacı söylemi yineler.” Bunlara Çin gezilerinden ve pek çok davetten sonra, angaje yazar duruşunun onu köşeye sıkıştıran bıkkınlığı da eklemek mümkün.

Noudelmann, flanör bir Sartre portresi çiziyor biyografide; filozofu, hem düşünsel-politik hem de duygusal manada bir gezgin olarak resmediyor. Yazarın ifadesiyle “gezi yazarı damarı olan” bir düşünür o. Buna uygun seyahatler gerçekleştirip metinler kaleme alırken faşizm ve Nazizmin yükselişine, çeşitli diktatörlüklere ve çatışmalara tanık oluyor. Kentler, manzaralar ve insanlar bir karanlığa gömülüp bir aydınlığa çıkarken Sartre aylak, planlı ve alışkanlıklarına bağlı kaldığı gezilerini sürdürüyor; Avrupa’nın hemen her noktasını, ABD’yi ve Cezayir’i dolaşıyor Simone de Beauvoir’la birlikte. Noudelmann’ın bu noktadaki yorumu önemli: “Sartre’ın turizm anlayışı (…), siyasal aktivizminin tam karşıtını temsil etmekle kalmaz, bilinmeyen bir kişiliği, dünyaya duyulan şiirsel bir ilgiyi de açığa çıkarır.”

DEPRESİF DÜŞÜŞLER

Biyografinin en ilginç bölümlerinden biri, Noudelmann’ın bir sorusuyla şekilleniyor: “Sartre queer mi?” Yazar, hem Sartre’ın erken yaşta babasını kaybetmesinin ardından kadınlar arasında büyümesi hem de eserlerinden hareketle soruyu cevaplamaya çalışıyor: “Kadın olmaz, cinsiyet değiştirmez ama dişil olarak hissettiği bir hayal gücüne ve duyarlılığa taşır kendini. Erkek kalarak, eril değil dişil bir erkek kalarak bu yeni rolü bütünüyle üstlenir. Kendisinin hem aşındırıcı hem de özgürleştirici olan bu versiyonu onu, Derrida’nın, yetkinlik söylemine ve fallik olumlamaya bahşedilen ayrıcalık olarak fallosantrizm dediği şeyden kurtarır. Bir düşünce konusu olarak ele almasa da felsefi metinlerinin yakasını bırakmayan cinsel farklılığın çevresinden dolanmasını sağlar.”

Noudelmann “birçok duyarlılığı ve cinselliği yaşayan Sartre” ifadesini, Beauvoir’ın yorumlarına dayandırıyor. Aynı Beauvoir, Sartre’la genelde başarısız bir ilişki sürdürdüğünü ve özellikle cinsellik babında aralarında bir soğukluk olduğunu yazıyor mektuplarından birinde. Sartre’ın eril ve dişilden daha karmaşık bir cinsiyet ayrımı yaptığını da hatırlatıyor.

Sartre’ın yaşamındaki karmaşıklık yalnızca bundan ibaret değil; çeşitli uyarıcı ve uyuşturucular kullanarak kendisini gözlemlemeye yönelirken büyük buhranlara kapılıyor mesela. Sanrılarla baş etmeye çalışırken alkol ve tütün tüketimini artırıyor. Bu süreci özdenetim kayıpları, feveranlar, kaygılar ve çeşitli sağlık sorunları izliyor. Noudelmann’ın deyişiyle “depresif düşüşler” yaşıyor.

Sartre’ın yaşamının arka sokaklarına girerken biyografiyi, “varoluşun yeni bir siyasetini kavramak ve Sartre’ı Sartrecılıktan kurtarmak” için kaleme aldığını söyleyen Noudelmann, düşünürün özüne iniyor: “Kim olmuştur Sartre? Operet söyleyen bir bariton mu, bir Alman filozof mu, İtalya’daki bir turist mi, halka demeç veren bir hatip mi, çok kadınlı bir erkek mi, bukalemun gibi bir yazar mı, melankolik bir hayalperest mi? Kuşkusuz hepsi birden. Sartre’ın muhtelif kişilikleri, bilindik ya da baskılanmış hayatları arasında sıkışan geçişlerle bölümlenmiş bir biçimde eşzamanlı olarak yaşamıştır. (…) Çelişkili biçimde, kendi kimliği konusunda ayak direyip başkalarını anlama tasarısının peşine düşerek kendinden kaçıyordu. (…) Birçok insan için Sartre figürü, siyasetten, onun angajman anlayışından ve entelektüel müdahalelerinden ayrı düşünülemez. (…) Peki, Sartre nerede en çok kendisidir? Venedik’te mi yoksa Moskova’da mı, Granada’da mı yoksa Pekin’de mi? Muhtemelen hiçbir yerde. Başka yerde, burada, orada, aynı anda. Ömrünün sonuna dek siyasal davaları desteklemek için dünyayı dolaşmış, son yıllarında ise fiziksel olarak çok bitkin bir hâldeyken Portekiz’e, Almanya’ya, Ortadoğu’ya gitmiştir. Yine de kaçamaklarını, ikili ortak yolculukları ya da müzik dinleyerek yapılan hareketsiz yolculukları ihmal etmemiştir.”

Noudelmann, düşünürün farklı coğrafyaları gezmesi gibi Sartre’ın hayatında bambaşka bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Daha evvel onunla ilgili sorulmamış sorularla ve yaşamının çok üstünde durulmamış yönleriyle çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla kitabın başlığındaki “bambaşka” ifadesinin altını tam anlamıyla dolduruyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x